Yazar: admin
Tarih: 15 Şubat 2011 / 14:03
Etiketler: oğuz, osmanlı, osmanlı devleti, osmanlı imparatorluğu, türk, türkler
Prof. Dr. İnalcık Osmanlı soyunun Oğuz Türklerinden geldiği bilgisine kuşkuyla yaklaşarak, ‘Osmanlı hanedanının Kayı boyundan gelmiş olması dolayısıyla tüm Türk ve Tatarlar arasında hanlığa en çok hakkı olan hanedan olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır’ diyor.
Miraç Zeynep Özkartal’ın haberi
Yaşayan en büyük Osmanlı tarihçisi olarak anılan Prof.Dr. Halil İnalcık’ın İş Kültür Yayınları’ndan çıkan “Has-bağçede ‘ayş u tarab” kitabı Osmanlı hakkında yeni tartışmalar yaratacağa benziyor.
İnalcık padişahların içkili eğlencelerini anlattığı kitabında, Osmanlı soyunun Oğuz Türklerinden geldiği bilgisine kuşkuyla yaklaşıyor. Bu bilginin II. Murat emriyle, Yazıcı Ali tarafından kaleme alınan Oğuzname’ye dayandığını yazan İnalcık; “Osmanlı hanedanının Kayı boyundan gelmiş olmaları dolayısıyla tüm Türk ve Tatarlar arasında hanlığa en çok hakkı olan hanedan olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır” diyor.
İnalcık, II. Murad’ın kendi soyunu Oğuz Han’a bağlamaya ihtiyacını neden duyduğu sorusuna ise, bunun bir siyasi tepki olduğu cevabını veriyor.
Prof. Dr. Halil İnalcık’a göre, Timurluların Osmanlı sultanını bağımlı tutma girişimleri; Osmanlılarda Oğuzculuk akımın ortaya çıkmasının başlıca nedeni: “Oğuzculuğun gerçek tarihi-siyasi arka planı, Timur ve oğlu Şahruh’un Anadolu Türkmen beyleri ve Osmanoğulları üzerinde egemenlik iddiasına karşı Oğuz Han şeceresinin benimsenmesidir”.
Oğuzname ve Dede Korkut rivayetlerine dayanan, II. Murad dönemindeki Oğuzculuk geleneği, Fatih Sultan Mehmet döneminde de devam etmiş. Fatih, bir yandan kadim İran geleneğini benimserken öbür yandan da Oğuz geleneğini sürdürmüş. Halil İnalcık, kitabında Osmanlı’nın kurucusu Osman Bey’in babası Ertuğrul’a dair farklı soy ağaçlarından da örnekler veriyor. Ertuğrul’un babası,
- Şükrullah, Aşıkpaşazade ve Bayati’ye göre Selçuklu Süleymanşah’ı.
- Yazıcızade’ye göre Gökalp.
- Düsturname’ye ve Karamani Mehmet Paşa’ya göre ise Gündüz Alp.
İçkiyi yasaklamıştı
Halil İnalcık’ın kitabında yer alan minyatürlerden birinde içkiyi yasaklayan Padişah 4. Murad yer alıyor. Minyatürde 4. Murad elinde bir kadeh ile işret (içki içme) meclisinde resmedilmiş. İnalcık’ın kitabında Padişah 2. Murad’ın ise çağdaş kaynaklarda (sağda) “be-gayet” (son derece ayyaş) bir hükümdar olarak tanımlandığı anlatılıyor.
‘Ayyaş II. Murad’
Kitabın adındaki “has bahçe”, sadece padişahların ve onların maiyetindekilerin girebildikleri bahçelerin adı. Ayş u tarab ise içkili, sazlı sözlü toplantı demek. Kitap, padişahların bahçelerinde yaptıkları eğlenceleri, işret (içki içme) meclislerini anlatıyor.
Tarihçi, içki meclislerini Yıldırım Bayezid döneminde, eşi Sırp prensesi ve Çandarlı Ali Paşa’nın saray geleneği olarak başlattığını yazıyor. Yıldırım Bayezid’in 1392’de Anadolu seferinde ordusuna katılan İmparator II. Manuel’le işret meclisinde şarap içtiğini de ekliyor. İnalcık’a göre; özenle tertiplenmiş bahçelerde gece şarap içilen, yeme içmelerin, her türlü zevk u safanın, raks ve temaşanın cereyan ettiği işret meclisleri geleneğinin, saraya ve idareye ait birçok gelenekler gibi, İslam öncesi kadim İran’dan İslam hilafeti dönemine geçip yerleşmiş.
Sarayda içilen içkilerin soruna dönüşmesi günümüzün meselesi değil yalnızca. O dönemde de sultanlar ve şehzadeler işret meclislerinin zevk u safasından kendilerini alamadıkları gerkçesiyle halkın ve siyasi rakiplerinin kurbanı olmuşlar. İnalcık, çağdaş kaynakların “be-gayet (son derece) ayyaş” bir hükümdar olarak tanımladıklarını söylediği II. Murad’ın işret meclislerine düşkünlüğünün altını çiziyor, hatta ölüm sebebinin 1451’de oğlu Mehmed’in Sitti Hatun ile düğünlerinde aşırı yiyip içmesi olduğunu vurguluyor. Tarihçiye göre; “Fatih’in de saray bahçelerinde yaptırdığı kasırlarda işret meclisleri düzenlediğine kuşku yok. Ancak Amasya’da şehzadesi Beyazid’in esrar içtiğini öğrenince de sert bir mektup gönderiyor”. (Milliyet)
Kitabın tanıtım metninden:
Osmanlı sarayında nasıl eğlenilirdi? İçki eğlence meclislerinde nasıl yer alırdı?
“Tarihçilerin Kutbu” Halil İnalcık’ın o dönemlere ait özgün ve güvenilir kaynaklardan derlediği çalışması, sosyal tarihimizin az bilinen bir yönünü gündeme taşıyor. Abbasi ve Emevi geleneğinde de “saltanatın gereği” sayılan sazlı sözlü, içkili sakîli işret geleneğinin tarihini ve bu âdetin Osmanlı sarayındaki uygulamalarını anlatıyor. Bu âdete karşı gösterilen tepkileri de aktarıyor.Hâs-Bağçe’de ‘Ayş u Tarab: Nedimler, Şâirler, Mutribler Osmanlı sarayında padişahların has-bağçede geçirdiği hoş vakitleri ve bu âdetin İslam öncesi İran imparatorluğundan Emevî, Abbasî ve Timurî saraylarına uzanan köklü geleneğini, o dönemlerde yazılmış değerli kaynaklardan derleyerek sunan bir çalışma.
Padişah işret meclisi adıyla anılan bu eğlencelere yakın adamları olan nedimlerle birlikte katılır; şiir, musikî, ve raks sanatlarının en seçkin örnekleri eşliğinde eğlenirdi. Bu meclisler, hükümdarın ve imparatorluktaki seçkin sınıfların zevklerini ve yaşam tarzlarını hem yansıtır, hem yeniden biçimlendirirdi.Çiçek bahçeleri, havuzlar, fıskiyeler, su kanalları, nahiller, buhurdanlar arasında, genç sâkîlerin içki sunduğu bir mecliste şiir okuyan, saz çalan, şarkı söyleyen usta sanatkârlar eşliğinde sürülen zevk u safa, tüm Ortadoğu saraylarında vazgeçilmez bir gelenekti.
Emevî ve Abbasî dönemlerinden beri bu meclisler levâzim-i saltanat yani hükümdarlığın vazgeçilmez bir âdeti olarak kabul edilirdi. Avrupa saraylarında da bu geleneğin karşılığı olan regalia, yani olağanüstü ziyafetler ve eğlenceler, hükümdarlığın gerekleri arasında sayılmıştır. Doğu’da olsun, Batı’da olsun saray kültürü halk kültüründen her zaman farklı olmuş ve bu farklılık işret meclisi geleneğine ve gösterilen tepkilere de yansımıştır.
Bir yandan lalalar üzerinden şehzadelere, diğer yandan sâkînâmeler ve kabusnâmeler yoluyla üst sınıf mensuplarına en ince ayrıntısıyla aktarılan bu geleneğin muhalifleri de fütüvvetnâmeler ile kendini ifade ederdi. Halk için yazılmış ahlâk kitapları olan fütüvvetnâmelerde dinin emirlerine karşı hareketler daima kötülenmiş, şarap başlıca günah sayılmıştır. Ne var ki, sâkînâmeler ve kabusnâmeler dini kurallara aykırı sayılan unsurları İslamiyet ile bağdaştırmayı bir ödev saymıştır: Bu eserlerde işret meclislerinin daima Tanrı ve Peygamber’e duâ ile başladığı ve tövbe ile son bulduğu hep vurgulanır. Zira insan zayıftır, günah işler, sonunda Gaffâru’l-zünûb -günahları affedici olan- rabbine sığınır.
Osmanlı sosyal-kültürel tarihine bir katkı olarak hazırlanan bu eser, sarayın ve ona bağlı zarîfler denilen yüksek sınıfın kendine has geleneksel kültürü ile yaşamının az bilinen bir yanına ışık tutmaya çalışıyor.



